Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

159 ülke dolaşmış bir modern zaman seyyahı: Attila Atasoy

Harika ses tonuyla, her şarkıyı hakkını vererek söyleyen özgün yorumuyla,

Harika ses tonuyla, her şarkıyı hakkını vererek söyleyen özgün yorumuyla, hâlâ dillerde ve gönüllerde yer eden hit parçalarıyla tanıdığımız değerli bir sanatçı Attila Atasoy. Aynı zamanda senelerce Şişli’de kendine ait bir eczaneyi işletmiş. Ancak usta sanatçı, 159 ülke dolaşmış bir modern zaman seyyahı aslında. Bütün bu maceralarını “Düş Peşime” adlı kitabında seyahat meraklılarıyla paylaşmış. Her sene tatile Bodrum’a gidenlere kızıyor. Garantici, sağlamcı insanlar olarak görüyor ve turist bile saymıyor. Kitabını da Bodrumculara ithaf etmiş.

Atasoy yay burcu; onun getirdiği bitmez tükenmez bir keşfetme enerjisi var. “Indiana Jones” ve “Mumya” filmlerine bayılıyor. Filozofik ve egzotik bütün şeylerin peşine düşüyor. Kısacası; sadece çok ülke gezip görmüş değil, “gezgin” ünvanının tam karşılığı olan, bu ünvanı hak etmiş biri Attila Atasoy. Biz de bu röportaj aracılığıyla sanatçının bu yönünü sizlerle tanıştırmak istedik.

tourmag-attila-atasoy

Attila Bey, sizin ses sanatçısı, eczacı ve gezgin kimliğiniz, yani aynı anda üç şapkanız var. Biz bugün TOURMAG Turizm Dergisi olarak gezgin kimliğinizle ilgili konuşmak için buradayız. İkisi de yoğun zaman alan bu uğraşlarınız arasında çok sayıda gezi yapmayı da başarmışsınız. Kalbinizdeki o ilk yolculuk çağrısı ne zaman oldu? Sizi yollara düşürüp, sonunda bir gezgin yapan neydi?

Tabi ki müzik her zaman vardı hayatımda. Beş yaşından itibaren mandolinle başlayan bir süreç. Eurovizyon elemelerinde “Dilenci” ile ikinci olduğum zaman bütün Türkiye beni tanıdı. Zaten daha eczacılık talebesiyken ünlü olmuştum iyi kötü. Tabi daha sonra gazino, gece kulübü piyasası İstanbul’da olduğu için buraya geldim. İstanbul işin merkezi olduğu için, plak yapmak için İstanbul’a gelmek zorunluluğu vardı. Ama işte işlerin her zaman rast gitmediği bir piyasa. Hâliyle iktidarlar değişiyor, ihtilaller oluyor.

Dolayısıyla, o çalkantılı dönemlerin arasında kendimizi muhafaza etme çabası oluyor. Yani ben boşuna mı eczacı oldum dedim. Zaten gazinolar kadınların tekelindeydi. Mecburen annemin ve babamın katkılarıyla madem ki eczacıyım, abur cubur yerlerde çalışmayayım, kalitemi düşürmeyeyim diye eczane açtım ve güç bela ikisini de bir arada götürmeye çalıştım. Çok yoruldum hakikaten, üzüldüğüm zamanlar oldu. Araya evlilik, boşanma girdi vs. derken, sonra kendimle iç hesaplaşma dönemine girdim. Yani tamam şöhret var, para olmasa da üç beş kuruş kazanıyorum, fakat şöhret de bir esaret. Özgürlüğüne düşkün biri için hakikaten bir esaret. O içsel yolculuklarda “Ben ne istiyorum?”un cevabını verdim ve yollara düştüm.

tourmag-attila-atasoy

Turistik gezilere ilk ne zaman başladınız?

İlk tabi kendi kendime, konserler için Amerika’ya, Avrupa’ya gittiğim oldu. Müzeyyen Senar’la Amerika’ya gittim. Türkiye’yi temsil ettiğim Tunus Şarkı Festivali, yine Bulgaristan Altın Orfe var. Öyle gitmişliklerim var tabi… Turist olarak gidişim ise şöyle oldu: Eczanemin yanına Singapur Havayolları açıldı. Gel de gitme şimdi. Bir de kampanya yaptılar. Yani ilk Bangkok-Pattaya-Singapur turunu yapan adamlardan biriyim ben. Dibime açılmış artık, zaten hevesim var gitmeye. Uzak Doğu’yu çok severim. Kendi isteğimle ilk öyle 1987’de başladı.

tourmag-attila-atasoy

Dile kolay, tam 159 ülke gezdiğinizi biliyoruz. Bu kadar destinasyonu yoğun bir hayatın içine nasıl sığdırdınız?

Arada işler böyle makul seviyeye indiği zamanlarda yaptım. Yani ben sürekli gazinolarda çalışmadım ama hep şarkı ürettim. İşin piyasasını pek beceremedim açıkçası. Esnaflık sıfır bende. Bir de yay burcuyum, özgürlüğüme çok düşkünüm. Artık yeni soluklar almam gerekiyordu. Tabi babam öldü o arada. İşte onlardan, kendi biriktirebildiğimle…

Bir kere önce Türkiye Gezginler Kulübü Onur Üyesi oldum, sonra Dünya Mirası Gezginler Kulübü’nün onur üyesi. Kendim zaten bağımsız gezerken bir de bu gruplara dâhil oldum. Bu gruplarla gidilmesi çok zor yerlere gitme şansım oldu. Amazon Ormanları’ndan tutun da Kongo’da kabilelerle yaşamaya kadar, Uganda’da Pigmelerin köylerinde yaşamaya kadar. Ya da Borneo’da, Papua’da kabilelere gitmek gibi… Bunları hep gezi grubu arkadaşlarımla yaptım. Hem işi daha güvenli hâle hem daha ucuza getirmek mümkün oldu. İçimdeki ses sürekli bana git diyor çünkü. Bir de biz mesela Kuzey Kore’ye giden ilk Türk grubuyuz. Yıl 2000, çok zor. Çin’e gittik, Çin’den vize aldık. Rahmetli Orhan Kural sayesinde…

tourmag-attila-atasoy

Bu seyahat kulüplerine nasıl üye olunuyor? Özelliği ne, kaç kişi? Biraz onlardan da bahseder misiniz?

Kendiliğinden oldu. İlk Orhan Kural davet etti beni. Onların, gezginlerin toplantısı vardı. Söyleşi, arada müzik, vs. TV programları yapıyordu. Ona misafir olunca iyi arkadaş olduk. Sonra Gezginler Kulübü’ne üye yaptılar beni. Orhan’ın düzenlediği parkurlarda kaç kişi toplanırsak öyle gitme şansımız oldu. Toplam 200-300 üye vardı sanırım. Bir de Atilla Ege tarafından Dünya Mirası Gezginleri Kulübü kuruldu. O da çok bilgili ve hakikaten aydınlatıcı bir insandı. Çin’i, Borneo’yu, Uganda’yı görmeyi, öyle yerlere gitmeyi de ona borçluyum. Kongo’da da mesela 7-8 kişiydik. Küçük rafine gruplar. O kabilelerle bir arada olmak için… Papua’da da çıplak yerlilerin köyüne gittik. Vamena denen yerin dağ köylerinde, af edersiniz sadece önlerine kabak kılıf takan yerliler var, çıplak yaşıyorlar. Biz onlara gittik. Böyle ekstrem şeyler de beni çok çekti her zaman. Bunun için de böyle grup olmak gerek. Oraya mesela Dünya Mirası Gezginleri ile gittim. Kongo’ya Orhan Kural’ın kulübünden arkadaşlarla gittim. Amazonlar’a da yine onlarla…

tourmag-attila-atasoy

Sizce tek başına mı yoksa grupla mı seyahat daha keyifli oluyor?

Bu grup olmanın hem işi daha ucuza hem daha güvenli hâle getirmek bakımından çok faydası var. Yol arkadaşlığı da eğer iyi anlaşırsanız harikadır. Ben yalnız da Uzak Doğu’ya, oraya buraya çok yere gittim ama tabi grup olmanın keyfi başka. İyi anlaşan grupsa ve fazla kalabalık değilse; en fazla 9-10, hadi bilemedin 12 kişi, o zaman tadından yenmez.

Bir de tehlikeli yerlere gidiyoruz; Paris’e, Londra’ya dedem de gider. Yani oraya buraya zaten kendim gidebiliyorum ama böyle ekstrem yerler için arkadaşlık, güvenlik ve bir de ucuza getirmek bakımından son derece faydalı bir durum. İlk önce klasik turist oluyorsunuz zaten, mecburen turlarla gittiğinizde. O da ilk öğrenme, ilk adım bakımından faydalı. Ancak daha sonra artık turistlikten gezginliğe terfi etmek gerekiyor.

tourmag

Kaç senede oluyor bu terfi aşağı yukarı?

Valla işte 1987’de başlayan süreç, 2000’li yıllarda çok ağırlık kazandı. Ben gittiğim yerin yerel hayatına sızarım. Oranın dolmuşuna binerim. Oranın halkının gittiği neresiyse; lokantası, pavyonu vs. her ne aklınıza geliyorsa o yerli halka sızarım. O bana keyif veriyor. Ben zaten yemek hiç seçmem, yoldan beslendiğim için. O bakımdan çok kolayımdır. Benim için simit, peynir, muhabbet olsun; en güzel ikram…

tourmag

Ben şimdi şu enteresan gezilere gelmek istiyorum. Kabilelerle aynı ortamda yaşamak gibi… Bunlardan birkaç tanesini anlatır mısınız?

Ekvatoral bölgede, Kongo’da tabi saatlerce yol gidiyorsunuz toz, toprak içinde. Indiana Jones’un filmlerinde olur ya kalaslı köprüler falan, öyle yerlerden geçiyorsunuz. Önce kanolara gitmemiz lazım. Kanolara giderken bavul taşıyan yerliler var. Sömürgecilik zamanı İngilizler gibi. Önden onlar gidiyor, arkadan biz. Önce uzun bir yürüyüş, sonra bir dere var. Esas büyük kanoya ulaşabilmek için o dereden yürüyerek gitmemiz lazım. Derede diz boyu kırmızı su var, demir oksitli galiba. İçinde de su yılanları var. 1 km kadar derede yürüdük. Gerçi yılanlar bir şey yapmıyor tabi. Bizim yerliler onları yakalayıp, akşama da yediler zaten. Bir öğretmen kadın, “Ben yılanlı suda yürüyemem” dedi. Onu da yerli sırtına aldı, öyle götürdü. Böyle maceralar…

Go Kongo diye bir yerel gezi tur ekibi var, onlarlayız. Yerel adamlar bize eşlik ediyor. Sonra kanolara varıyorsun. Yerliler o kanolarda saatlerce kürek çekiyor. Sürekli şarkı söylüyorlar, ben de ona katılıyorum. Fakat yorulmuyorlar. Saatlerce kürek çekildi, çekildi, sonra Bantu kabilesine varıldı. Biz Bantulara ve Pigmelere gidiyoruz o gezide. Gittiğimiz yerde ekip çadırları kuruyor bize. Tuvalet için çukur kazılıyor, etrafına branda yapılıyor. O kırmızı nehirde yıkanılıyor, orada timsah yoktu enteresan. Bizim ekibimizde yemekleri turun sahibi Michel yapıyordu. Yediğimiz kuru fasulye, pilav. Ben yerli yemeklerinin hepsinin tadına baktım. Misyonerler iyi çalışmış, oraya Hristiyanlığı getirmişler. Hiçbir şeyleri yok, evleri yok, derme çatma ama kiliseleri var, oraya gidiyorlar. Fakat nasıl güzel şarkı söylüyorlar, dört sesten vokal yapıyor kadınlar. O kadar enteresan.

Neyse, ben çadırlarda tek kalıyorum. Çadırlar kuruldu. Bir papaz var. Papazın orda bir şey bulduk, yedik onu da. Herkes benim gibi kalender değil, ben ne bulsam yiyorum. Ağaç kabuğu da yerim yani. Neticede yorgunuz, uykusuzuz. Tuvalet yapacağız, herkes bize bakıyor. Büyük gözaltındayız. Çoluk çocuk bize bakıyorlar. Biz uzaylı gibi, beyaz adam… Tam yattık uyuyoruz; bir gürültü, tamtamlar, bağırış çağırış, şarkılar, türküler… “Eyvah” dedik; “Bunlar bizi yiyecekler herhalde.” Geldiler neyse, biri ölmüş, onu uğurluyorlarmış. Şarkılarla, türkülerle, danslarla uğurluyorlar. “Hay Allah, iyi kurtardık” dedik.

tourmag

Amazon da çok zor bir parkur değil mi? Hatta Afrika’dan daha korkunç sanki. Balta girmemiş ormanlar, sineği, böceği, yılanı, vs. Her şey zehirli orada…

Amazon’da zaten ormana girerken yerli bir mihmandar oluyor. Önce yılan eğitimi alıyorsunuz. Hangi yılan zehirli, hangisi insan yiyen karınca? Küçücük bir yılan var, 70 cm bordo siyah. Çok da sevimli bir şey. Bu yılanın zehirlisi de zehirsizi de var. Şimdi bunların dalda olanları zehirsizmiş de yerde olanları zehirli miymiş ne. “Bir adım yılanı” deniyor buna. Soktuğu zaman ancak bir adım atabiliyorsunuz. O kadar zehirli yani. Şimdi bir yılan görüyorsunuz; “Acaba bu daldan mı düştü?” Yılandan da çok korkarım ayrıca ama bir deli cesareti oluyor insanda.

Peki hiç kaza olmadı mı bunca gezi sırasında? Hayvan ısırması, hastalık falan? Siz nasıl bu kadar sağlam kaldınız?

E bir iki yerde, Senegal-Gambiya arasında dünya mirası göreceğiz diye çok uzun bir yol gittik. Toz toprak içinde… Nihayetinde beş tane taş gördük o kadar 🙂 Orada yollarda epey hırpalandık ama öyle önemli kaza, hastalanma vs. olmadı. Bir de Kongo’da 8.5 saat kanolarla yol aldığımız seferde beni iki çeçe sineği ısırdı. Neyse ki bir şey olmadı. Tükürüklediler beni, tükürükleri antiseptik ya. Zamanında uyku hastalığından binlerce kişi öldü Afrika’da. Ama on yıldır görülmüyormuş biz gittiğimizde. 2016 idi. Bir deli cesareti var işte…

Belli sakıncalı ülkelere giderken sarıhumma vs. aşısı oluyoruz. Afrika’daki bazı ülkeler için bir tek o isteniyor. Yanında sıtma ilacı getirenler oluyor. Ben bir eczacı olarak karşıydım, çünkü sıtma ilacını önceden alsanız da bir işe yaramaz. Olacaksanız olur. Yani tabi ki sinek kovucular, çadırlarınızı sıkı sıkıya kapatmanız önemli. Senegal’de bir milli parkta kaldık. Etraftan aslan, kaplan sesleri geliyor. Ben kulübede yalnız kalıyorum. İçeride örümcekler, sürüngenler falan vardı da ben hiç aldırmadım. “Merhaba” dedim, yattım. Bir de dandik bir somyam vardı, o çökmüştü. Çok hırpani yerlerde kalmışlığımız var. Safari parklardaki lodgelarda falan kaldık. İşte Kenya, Tanzanya, Uganda…

tourmag

Aklınızda kalan başka hangi ilginç veya komik anılarınız var?

Bir keresinde Uganda’dayız. Orada dünyanın en derin tektonik göllerinden biri var: Bunyoni. Onun üzerindeki adacıklarda Pigmeler yaşıyor. Oraya gittik. Tabi 2 bin metre yükseklikte bungalovlar var, onlarda kalıyoruz. Aaa bir gittik de ne görelim? Hepsi uzamış bunların, biz cüce kaldık. 130-150 cm arası boy beklerken hepsi karışmış, uzamışlar. Bizim grup da yani cüceler grubuydu, hanımlar zaten kısa. Çok bozulduk. Gördüklerimiz en az benim kadardı. Demoralize olduk. Dönelim dedik hatta. Mesela, Tazmanya canavarı var. Bit kadar bir şey. Isırgan etobur tabi, yanında durmuyorsun. Ona aslında Tazmanya şeytanı denilmiş ama sonra canavara dönüşmüş. Tazmanya Havaalanı’nın girişinde heykeli bile var.

Soğuk coğrafyalarda neler yaşandı? Biraz da onları anlatır mısınız?

İzlanda, Kuzey Finlandiya, Norveç’e gittim. Mevsim de önemli tabi. Sibirya’ya da gittik. Yekaterinburg mesela kışın çok soğuk oluyor. Ama yazın yandık biz sıcaktan. Acayip bir şey. Kışın en soğuk yer ama yazın ben üstüm çıplak dolaştım sıcaktan. Çok ilginç şeyler oluyor. Mesela, kışın Laponya’da köpeklerle kızak safari yaptığım için, buz otellerde kaldığım için orasını anlatayım. En kuzeydeki İvalo şehrine gittik, -45 dereceyi gördük. En soğuk oydu. Buz Otel’e gittik, buz odada kalacağız güya. Kahramanız ya… Ama mezar gibi yani. Buz üzerinde koca bir şilte. Üzerine kürk ve bir de uyku tulumu koymuşlar. Tulumda sadece gözünüz açık, tulum biraz indiği zaman bıyık donuyor. Yani otel -5 derece. Tam yemek yiyoruz mesela, dışarıdan konteyner bağlanıyor. Masa cam gibi buzdan. Yemek yerken bir suya uzanıyorsunuz, su donmuş. Ben bir de orda klip çekmeye çalıştım, kamera dondu. Orada bir de ısıtmalı, banyolu iglolar var. Eskimo kulübesinin camdan yapılmış modern versiyonu. O harika bir şey. O Buz Otel’den çıkıp, igloya 50 metre falan yürüyene kadar hayatımda bu kadar üşümedim sanırım. Yolda donuyorduk. O ara hava açıktı ama -45 dereceye düşmüş. O igloya kendimizi nasıl attık bilemiyorum. Ama o çok güzeldi. Kenarda perdeleri var. Kar üstünüze yağıyor. Ren geyikleri üzerinizden atlıyor. Kuzey Işıkları yukarıda. Acayip romantikti.

tourmag

Bir de kitabınız var “Düş Peşime”. Tüm bunların detayları çok akıcı ve eğlenceli bir dille anlatılmış orada. En çok tavsiye ettiğiniz yer neresi?

Bu bir gezi kitabı. Gittiğim yerleri sohbet diliyle, orayı merak edenler için bir rehber niteliğinde anlattım. Layık bulduğum yerleri yazdım. Yazmak iyi geldi bana. Daha çok gidilmesi zor yerleri yazdım. Paris’i, Londra’yı herkes yazıyor. Niye yazayım oraları? Fakat o gidilmesi zor yerler, belki gitmek isteyenler için iyi bir rehber olur diye düşündüm ve öyle yazdım.

Her yeri tavsiye ediyorum. Kitabımın önsözünde de yazdım. “Bu kitabı tatil deyince aklına Bodrum gelenlere ithaf ediyorum. Ben bir haftalık Bodrum parasıyla 20 gün, 3 ülke dolaşmış biriyim. Dolayısıyla herkes Bodrum’u biliyor, çok kötü bir şey bu. Sağlamcı insanlar, turist bile değiller. Onlara çok kızdığım için de başta bir önsöz yazdım açıkçası. Her yer gidilmeye değer, yeter ki cesaretiniz olsun. Çok paraya gerek yok. Bir faydam olursa ne mutlu. Bir de yazmak, şarkı yazmak, böyle şeylere demek ki hevesim var. Bir işe yaramak istedim o konuda da. Ben bir de keşfetmeyi seviyorum. Yay burcunun getirdiği bir enerji var. Filozofik ve egzotik bütün şeylerin peşine düşmek, dünyanın sırrını araştırmak gibi…

Süpersiniz, bu enerjinizi aynen devam ettirin…

İçimdeki çocuğa borçluyum bunu. Niye böyle? Büyüyemiyorum ki yaşlanayım diyorum. Bütün görevlerimi de yaptım; yani anneme, babama, çocuğuma karşı vs…

Sizce gerçek bir gezgin nasıl olmalı? Seyahat ederken neleri göze almalı? Yani kısacası bir gezginle bir turist arasındaki fark nedir?

Gezgin her türlü koşulu göze alıp, bir şort ve bir tişörtle yola çıkabilecek kadar cesur, hevesli ve kâşif ruhlu olmalı. Gerekirse çadırda kalmalı, gerekirse de iki yıldızdan beş yıldıza kadar otelde kalabilir. Ama bunları kafaya takmadan, kafadan yola çıkabilen ve korkmayan insan demektir. Keşfetmeye âşık insan demektir.

Şimdi sizden kısa kısa “EN”lerinizi almak istiyorum. Bir de her kıtadan bir ülke ya da şehir seçmenizi. Tamamen kendi subjektif görüşlerinizle yapılan seçimler olsun. Bu keyifli sohbet için de çok teşekkür ediyor, size sağlıklı ve seyahat dolu nice yıllar diliyorum…

ATTİLA ATASOY’UN “EN”LERİ
En çok hatırlayıp andığınız yer?Vietnam (Her bakımdan… Gelecek on yılda çok kalkınacak bir ülke.)
En sevdiğiniz?Tayland tabi ki.
En romantik?Viyana
En eğlenceli?Brezilya (Karnaval)
En şaşırdığınız?Madeira. (Çok iyi anlamda… Portekiz’e bağlı Atlantik’te bir ada. Bu kadar güzel, bu kadar bakımlı, bu kadar her şeyin iyi olduğu bir yer beklemiyordum. Ronaldo’nun da doğum yeri aynı zamanda. Mutlaka gidin. Hem iklimi hem doğası, her şey anlamında bayılarak şaşırdığım bir yer oldu.)
En zorlandığınız?Senegal-Gambiya arasında beş tane Dünya Mirası taş sütun göreceğiz diye, toz toprak kıyamet 17 saat gittiğimiz yolculuk…
En misafirperver?Gittiğiniz parkurlara da bağlı ama yine Vietnam, Tayland diyeceğim.
En maceralı?Brezilya
En belalı?Brezilya
En sakin?İsviçre. (Huzurevi gibi ne güzel. Arada oraya gidin. Huzurun olduğu tek yer orası galiba. Gerçi bize rahat batıyor. Hele bir de Lichtenstein var. Orası tam huzurevi.)
En gürültülü ve kalabalık?Orta Amerika ülkeleri; El Salvador, Meksika…
En egzotik?Uzak Doğu aklıma geliyor direkt. Seyşeller, Maldivler hepsini gördüm ama oralar daha turistik. Mesela, James Bond Adaları var Tayland’da. Orası diyebilirim.
En ucuz?Tayland
En soğuk?Finlandiya, İvalo
En sıcak?(Çöllere falan da gittim ama en boğucu daha çok Uzak Doğu’da oluyor. Singapur çok sıcak ve nemli olur gündüzleri. O nem insanı bayar yani hakikaten. Zaten Ekvator’a çok yakın. Singapur ve Endonezya arası. Sumatra’ya da gittik. Hangisi daha sıcaktı unutuyorum doğrusu.
ATTİLA ATASOY’UN SEÇİMLERİ
AvrupaPortekiz ve adalar
AsyaTayland
AfrikaTanzanya
Güney AmerikaBrezilya ve Rio De Janeiro
Kuzey AmerikaSeattle ve Alaska
OkyanusyaMelbourne