Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Maheux’nün Atmacası

Jean Carrière’nin yapıtı, bugüne dek okuduğum, Fransa’nın bölgesel özelliklerini doğası,

Jean Carrière’nin yapıtı, bugüne dek okuduğum, Fransa’nın bölgesel özelliklerini doğası, manzaraları, insanları, giderek taşı ve topağıyla betimleyen romanlar arasında hiç kuşku yok en derin, en özgün, yazınsal açıdan en mükemmel olanı… 1972’de, ben Paris’e demir atalı henüz bir yıl bile olmamışken Goncourt Ödülü’nü boşuna almadığını öncelikle belirtmeliyim. Kitaba adını veren Maheux köyünü ya da mezrasını haritada bulmak olası değil; yazarın deyimiyle Yukarı Belde’nin bu ıssız, kuş uçmaz kervan geçmez yerleşim birimi aslında onun imgeleminde yarattığı, yaratırken de Cévennes bölgesinin coğrafyasından tüm ayrıntılarıyla yararlandığı bir mekân. Yıkıntıların ortasında kalmış, dünyadan elini eteğini çekmiş, yazın bunaltıcı sıcağa, kışın sis, kar ve rüzgâra teslim olan, dağlarla vadilerin, sarp yamaçlarla ormanların, tek tük ırmakların buluştuğu bir yer.

Carrière’in ustası bildiği, üzerine bir kitap da yazdığı, Provence bölgesinin ünlü yazarı, yerelden evrensele ulaşabilmiş Jean Giono’nun romanlarındakinden çok daha derinlemesine doğa betimlemeleriyle dolu bir anlatıyla karşı karşıyayız. Bu anlatının odak noktasında protestan bir ailenin serüveni, başına gelen felâketler yok yalnızca, Cévennes bölgesinin başlıca yeryüzü şekilleri, mevsimleri, eşsiz manzaraları da var. Yazar, Fransa’nın bu ücra bölgesinin Akdeniz’den fazla uzak olmamakla birlikte kışın buz gibi rüzgârların estiği, güzün dam saçak demeden sağanakların indiği, gökyüzünde bulutlar dağılırken sisin ansızın indiği, bitki örtüsüyle börtü böceğin ilkyazla birlikte uyandığı, sürekli değişim halindeki o kendine özgü mevsimlerini eşsiz bir betimleme gücüyle yansıtıyor okura. Ve onu Fransa’nın bu yoksul, konukseverlikten pek de nasibini almamış bölgesini keşfetmeye çağırıyor. Bu çağrıda, bölge halkıyla tanışmaktan çok doğanın ön plâna çıktığını söyleyebiliriz.

Carrière, söz konusu doğayı uzmanlardan ya da çevre meraklılarından değil, bir yazarın bakışından öğrenip tanımanın keyfini yaşatıyor bize. Daha ilk sayfalarda Cévennes’lerde buluyoruz kendimizi. “Bir sabah, rüzgâr diner dinmez, kepenkler açıldığında, sessiz ve bomboş, soğuk taşlarla çıplak yokuşlardan, korulardan oluşan bir dünya ele verdi kendini” diye yazıyor örneğin; ya da bu ıssızlığın yol açtığı terkedilmişlik duygusunu okurla şöyle paylaşıyor: “Bir ışık ya da duman, hayat izi denilebilecek hiçbir şey yoktu, sarp yamaçlarla geç kalan kardan başka. (…) Kemiklerden ibaret her yer, Yukarı Belde’de yaşlılar ölürken çocuklar bölgeyi terkediyor, evler peşpeşe kapatılıyor, yörenin hikâyesi işte bunlarla sınırlı…”

tourmag-jean-carriere-lepervier-de-maheux-maheuxnun-atmacasi

Yöre halkı bu hikâyeyi anlatmakta isteksiz olduğuna göre yazar giriyor devreye ve Reilhan’ların acıklı hikâyesini dile getiriyor. Baba Reilhan, eşi ve iki çocukları Joseph ile Alban’ın, özellikle de bu sonuncunun varoluşlarındaki trajik öğelerle tanıştırıyor bizi. Joseph çocukluğunda geçirdiği bir kaza nedeniyle sakat kalmış, annesinin korumasında ve sevecenliğinde büyüyen, bir protestan papazın kâtipliğini yapmak amacıyla ailesini terkedip bir süreliğine İsviçre’ye yerleşen bir genç. Ağabeyi Alban ise çam yarması gibi iri yarı, güçlü kuvvetli biri. Fazla zeki sayılmaz, Fransızca deyimle “Bir Türk kadar güçlü”, hatta, yazarın deyimiyle “bir değil iki Türk kadar güçlü”. Zor yaşam koşullarında tutunabilmek için bir pınarın suyunu çiftliğe getirebilmek amacıyla başvurmadığı yol yöntem kalmıyor. Sonunda, bizim Ferhat örneği, kazma kürek ve barut yardımıyla dağı delmeye kalkışıyor, bu uğurda canını yitirmek pahasına.

Abel bölgenin doğasıyla bütünleşmiş, varoluşunu bir bakıma bu doğaya adamış, yalnızlığı seven, neredeyse hiç konuşmayan, aklından neler geçtiği de pek belli olmayan bir roman kahramanı. Onun ormanda balta sallamakla geçirdiği günleri, bitki örtüsü ve hayvanlarla birlikte varoluşunu, av merakını, bir atışta vurduğu tavşanlarla atmacaları en küçük ayrıntısına dek anlatıyor yazar. Ve sayfalar boyunca sürüp giden doğa betimlemeleri biraz da bizim Yaşar Kemal’in o bitmez tükenmez Çukurova betimlemelerini anımsatıyor.

Maheux’nün Atmacası’nın en önemli özelliklerinden birisi de, yaz kış güç koşullarda yaşayan yöre halkının iç dünyasına nüfuz edebilmesi, kendi kaderlerine terk edilmiş bu insanların mutluluktan çok düşkırıklıklarına, keder ve yalnızlıklarına tanıklık etmesi. Varolabilmek için doğayı değiştirip dönüştürmeye çabalayan insanların serüveniyle soluk alıp veriyoruz. Abel sonunda dağı delse de su kaynağına, iki karış toprağını cennete dönüştürecek pınara ulaşamadan ölüyor. Belki kendisi son veriyor yaşamına, belki de kaza sonucu hayata veda ediyor, bir “hiç” olarak yaşayıp bir “hiç” gibi öldüğünün farkında olarak. Onu, Albert Camus’nun Sizifos Efsanesi’ne atıfla, “mutlu” hayal edemiyoruz. Yalnızca karısı tarafından terkedilmiyor çünkü, aynı zamanda boşuna yapılan bir uğraşının da kurbanı oluyor.

Yazar bir izlenimci ressam titizliğiyle, gün boyu, mevsimler boyu değişen ışığın doğa üzerindeki etkilerini tuvale aktarırcasına betimliyor manzaraları. Gökyüzünü, bulutları, ormanları, kayalıkları, ıssız avlularla karıncaları, atmacalarla kargaları, diyeceğim bitki örtüsü, yeryüzü şekilleri ve börtü böceğiyle Cévennes bölgesinin tüm doğal unsurlarını belli bir düzen içerisinde betimlemekten geri kalmıyor. Doğayla mücadele halindeki insanları da anlatıyor elbette, ama asıl amacının okuru belli bir çevre anlayışıyla buluşturmak olduğu anlaşılıyor. Sabit, durağan bir doğa söz konusu değil anlatıda. Zaman içinde doğanın tüm unsurları da değişiyor, bunaltıcı yaz sıcakları karlı kış günlerine bırakıyor yerini. Gün geldiğinde kavaklar hışırdarken ulu at kestaneleri yapraklarını döküyor.

tourmag-nedim-gursel

Maheux’nün Atmacası’nın en çarpıcı, en iyi yazılmış, en fazla etkileyici bölümünün “Konuşmaz” lakabıyla tanınan baba Reilhan’ın ölümünün ve cenaze töreninin anlatıldığı bölüm olduğunu belirtmeliyim. Bölge halkının iç dünyalarını, anlatı kahramanlarının davranış ve söylemlerindeki özellikleriyle yansıtıyor yazar, onların ölüm karşısındaki çaresizliğini işin içine Protestan inancını ve Tevrat’ı da katarak en küçük ayrıntılarına varıncaya dek dile getiriyor. Öte yandan felsefi bir sorunsalı, doğayla insanın birlikte varoluşunu noktalayan ölüm gerçeğini temellendirmeyi, bu gerçeğin nerede, hangi koşullarda yaşarsa yaşasın insanoğlunun üzerindeki etkisini anlamaya ve anlatmaya çabalıyor.

Özetle şunu söyleyebilirim: Bu roman gidip görmekle, gezip tozmakla yetinmenin ötesinde bir başka boyutun, ancak hayal gücüyle yazınsal sürecin anlamlandırıp adlandırabileceği bir başka gerçeğin varlığını duyumsattı bana. Bu roman sayesinde Fransa’nın en ilgi çekici bölgelerinden birini büyük bir yazarın kaleminden tanımakla kalmadım, o bölgenin coğrafyasının yazınsal düzeydeki karşılığını, yani ancak belli bir dil dehası sayesinde gerçekleşebileceğini de farkettim. Diyeceğim, ancak okumakla yapabileceğim bir uzun yolculuğa çıktım. Yol boyunca renkli, kimi zaman da silik manzaralar, ilginç insanlar, en önemlisi de derinliği olan bir yazınsal yapıtla tanıştım. Ne mutlu bana!

Nedim Gürsel
@nedimgursel