Mekânlar, üzerinde yaşayan insanlara çok şey anlatır. Hele aşkın büyülü atmosferiyle yoğrulan peygamberler, dâhiler diyarı ve büyük âşıkların filizlendiği Cizre ve İstanbul gibi topraklarda yaşanmışlıkların sözcülüğünü ise zamanın sis ve tozundan, nisyan hastalığından azade, aşkın büyülü dünyasında yaşayan sanatçılarca yapılmıştır.
Aşkın cazibedar büyüsüne kapılan âşıkların ruh halini tasvir eden sanatçılar ise âşıklara benzer duygular yaşayarak duygularını farklı şekillerde dışa vurmuşlardır. Bu dışa vurum bazen basit sözcüklerle olabileceği gibi kimi zaman tuvale vurulan bir renk, kimi zaman kilime atılan bir düğüm, kimi zaman Taç Mahal gibi bir şaheser olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat aşkın Davudi bir tarzla demire işlenmesi ne şarkta ne de garpta rastlanılan bir eylem değildir!
Cizre ve İstanbul’u yâd etmiştik ya… Cizre bağrında insanlığın ikinci atası Nuh peygamberi taşırken, İstanbul ise güneşlerin hatırına tutulduğu Yuşa peygamberi bağrında yaşatıyor. Bu iki mübarek belde peygamberlere ev sahipliği yaptığı gibi ölümsüz aşklara ise beşiklik etmektedir. Cizre Mem û Zîn’e beşiklik ederken İstanbul ise Afife Jale ve Selahattin Pınar’ın ölümsüz aşklarının beşiği olarak tarih sayfasındaki yerini almıştır.

Cizre’de yaşanılan aşkın sarhoşluğu Ağrı gibi yüce bir dağın doruğunda Ahmedê Xanî gibi bir dehanın elinde kimsenin itibar etmediği ve etmek istemediği sözcüklerle ebedileşirken, İstanbul’da yaşanılan yüzyılın aşkı olarak da adlandırılan aşk ise Rüçhan Keçeci gibi mahir bir sanatçının elinde atıl durumda olan demir yığından başağa duran bir buğdayı andıran metal eseri ile ölümsüzleştirmiştir.
Edebi eserlerin en büyük özelliklerinden biri mecazlarla yoğrulmalarıdır. Bu mecazlar sözcüklerle daha kolay bir şekilde vücuda gelmektedir. Fakat bunu metal bir eserde ifade etmek ancak Rüçhan Keçeci gibi usta sanatçılara has bir maharet olabilir. Nitekim, Afife Jale ve Selahattin Pınar’ın aşk’ının anlatıldığı metal heykelde sanatçı, yaşanılan tüm acıları mecazlarla yoğurarak, günümüz insanına bu aşkın sıcaklığını soğuk demiri adeta yoğurarak anlatmaktadır. Eserde Sebahattin Pınar’ı temsil eden udu, sazlığından ayrılmış bir ney misali inim inim inlemektedir. Bu inlemeler, adeta Sebahattin Pınar’ın Afife Jale’ye duyduğu derin muhabbeti ilan etmektedir. Ud ile ayak arasında gösterilen el ise âşıklar arasına giren maddi engelleri sembolize etmektedir. Bizler aynı eli Mem û Zîn’de Beko ile mücemsemleştiğini görüyoruz. Bu eller ki sevenleri yaşarken ayırdığı gibi öbür dünyada da rahat bırakmıyor. Tıpkı Beko’nun Mem û Zîn’in ebedi istirahatgahlarında ikisinin arasında diken misali bitmesi gibi…

Eserde ilk bakışta topuk gibi görünen nesne ise Ecnebi doktorun âşıkları ayırmak için çevirdiği entrikaları ve Afife Jale’ye enjekte ettiği zehri sembolize eder. Söz konusu eserde Ecnebi Doktor, Beko gibi âşıklara zehirli balı âşıkların dudaklarına damıtarak onların maddi olarak ölümlerine neden olduğu söylenilse de hakikat ise âşıklara ölümsüzlük şerbeti içirmiştir.
Temiz duygularla yeşeren aşkı Ahmedê Xanî, mürekkebinden akan tılsımlı nağmeler ile ölümsüzlüğe büründürürken, Rüçhan Keçeci ise kudretli beyanını dizelere değil, demire işleyerek ebedileştirmiştir.
Muzaffer EKİNCİ
muzaffer_7221@hotmail.com
