Bordeaux, Garonne Nehri kenarına kurulmuş olan, Fransa’nın ve hatta dünyanın şarap başkenti. Nehir sayesinde yüzyıllardır bölgede üretilen şarapları taşımak ve yaygınlaştırmak kolay olmuş. Aynı Portekiz’de Porto gibi… Aynı zamanda nehir cruiseları için de bir durak. Nouvelle-Acquitaine bölgesinin başkenti olan şehir, 250 bin civarındaki nüfusu ile Fransa’nın 6. büyük şehri. 2007’de şehir yüzölçümünün yüzde 40’ı UNESCO Dünya Mirasları Listesi’ne dahil edilmiş.
Her ne kadar Paris’ten sonra en fazla tarihi yapıyı barındıran kent olduğu söylense de İstanbul gibi şehirlerden gelen gezginleri bu anlamda tatmin etmekten çok uzak. Simge yapıları arasında Orta Çağ’dan kalan ve nehrin yapısından dolayı “Port de la Lune” adı verilen limanı, Bordeaux Katedrali, Disney şatolarını andıran Porte Cailhau, Bourse Meydanı, özellikle yaz günlerinde ilgi çekebilecek “Miroir d’eau” adlı, yerde fiskiyelerin olduğu büyük bir alan var. Ayrıca şarap merakları için modern bir yapı olarak inşa edilmiş “Cite du Vin” şarap müzesi mevcut.
Ancak Bordeaux, Fransa’nın diğer bölgelerine henüz aşina olmayanlar, alışveriş ağırlıklı beklentileri olanlar için ideal bir destinasyon değil. Talimli gezginler, gurmeler, ülkenin farklı renklerini keşfetmek isteyenler içinse biçilmiş kaftan. Küçük yerel butiklerden, kitapçılardan, özelleşmiş kırtasiyelerden zevk alıyorsanız, alışveriş yapmaktan mutlu olacaksınız. Tabii ki her büyük şehirde olan zincir mağazalar mevcut ama bunlar şehrin ruhunu ele geçirmemiş.

Saint Emillion
Şehri dünya gastronomi turizmi haritasının mihenk taşlarından biri yapan ise kuşkusuz çevresi. Şarap destinasyonlarına alışkın olanların bileceği üzere bölgedeki şato ve bağları es geçen bir Bordeaux gezisi düşünülemez. Bunların en önde geleni ise UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde yer alan ve üzüm bağları ile çevrili bir Orta Çağ kasabası olan Saint Emillion.
Daracık sokakları olan bu köy, tüm dünyadan şarap severlerinin akınına uğradığı için her daim kalabalık. Sıra sıra dizili dükkanlarda hem şarap tadımı yapılıyor hem de şarapla ilgili türlü aksesuar ve aletler satılıyor. Bölgede ilerlerken sağlı sollu şato tabelaları gözüküyor. Ancak bunlar, bildiğimiz şatodan ziyade kendi arazilerinde şarap üretimi yapan şarap üreticilerine verilen bir ad. Eğer daha fazla keşif yapmak istenirse Château Margaux, Saint Estèphe ve Pauillac gibi şarap konusunda son derece prestijli isimlere sahip Medoc bölgesine uzanmak mümkün. Yeterince büyük çoğu şatonun şarap yapım aşamalarını ve mahzenleri de içeren bir tadım turu var.

La Rochelle
İçimiz dışımız şarap oldu, yemek yemekten bitap düştük derseniz, Biscay Körfezi’nden sahil boyunca daha kuzeye doğru ilerleyip, kendinizi tamamen Atlantik havasına bırakabilirsiniz. Yaklaşık 2 saatlik bir araba seyahatinden sonra bölgenin önemli liman şehirlerinden La Rochelle’e ulaşmak mümkün. Aslında yaklaşık 80 binlik nüfusu ile buraya şehircik demek daha doğru. Bol bol taze deniz ürünü, yelkencilik, o filmlerden bildiğimiz enine mavi-beyaz ince çizgili bluzlar, capri pantalonlar… Ve artık pek de bir Akdeniz ülkesinde sayılmazsınız.
Eğer akşamüstüne doğru şehrin aynı bir kartpostala benzeyen eski limanı Vieux Port’a gelirseniz, demirlemiş onlarca yelkenli, bunlara bakan ufak ama şık pek çok deniz ürünü ağırlıklı restaurant bulabilirsiniz. Yaz dahi olsa hava bir ceket isteyecek kadar ısırıyor. Zaten şehir de yelkenciliği ile ünlü. Limanın girişini Chaîne Kulesi ve Saint-Nicolas Kulesi adlı iki kule korumakta ve akşama doğru yelkenliler, aradaki açıklıktan süzülerek limana sığınmaktalar. Bu iki kule arasına limanı korumak için zincir çekilebiliyor, zaten o yüzden de birinin adı Chaine. Anlaşılan limanları zincir ile korumayı Bizanslılardan başkaları da akıl etmiş.
Burası öyle sıra sıra yabancı turist bulabileceğiniz bir yer değil. Ağırlıklı olarak Fransa’nın iç turizmine hizmet veriyor. Bu sebepten de hala otantik denilebilir. Şehirde yelken turlarına katılabilir; akvaryum, denizcilik müzesini gezebilir ya da bizimkilerle pek karşılaştırılmayacak ama Atlantik kıyısı için oldukça başarılı olan plajları deneyimleyebilirsiniz. Ancak daha ilgi çekici bir aktivite, anakaraya 3,5 kilometrelik mesafede yer alan ve St. Martin de Re Köprüsü ile bağlanan Ile de Re.

Ile de Re
Ile de Re tam bir “quiet luxury” destinasyonu. Öyle janjanlı butikler, turistlere yönelik menüler görmek kabil değil. Yazın ortasında bile serince olabilen bu adada, bisikletle ada turu atanları görmek mümkün. Hatta bunun için ayrılmış geniş yollar var. Turistler, gruplar halinde 2 saatlik turlarla adanın bir ucundan bir ucuna ya da plajlara bisikletle gidiyorlar. Navigasyonunuza dikkat etmezseniz, arabanızla kendinizi yanlışlıkla bu yollardan birinde bulup, özür dileye dileye onlarca bisikletlinin arasından sıyrılmak zorunda kalabilirsiniz. Bu küçük adada bolca istiridye yiyebilir ya da “culottes” (külot) adı verilen pantolonlar giyen eşekleri bulup, fotoğraf çekeceğim diye kendinizi helak edebilirsiniz.
Adada ilk bakışta pek bir lüks sezinlemeseniz de arada karşınıza çıkan Bentley’ler, bir ipucu vermeye başlıyor aslında. Yazın nüfusu 200 binlere kadar çıkan bu adada kimlerle karşılaşabilirsiniz peki? Johnny Depp, Katy Perry, Orlando Bloom ya da biraz daha yerellerden gidecek olursak, Charles Aznavour ve Monako Prensesi Caroline’in burada tatil yaptığı biliniyor. Adına burslar verilen ünlü Fransız politikacı Jean Monnet de adada yaşamış. Öyle bir anda ben buradayım diyen bir yer değil ama deneyimli gözler çok zevk alacaktır.
Önerim, Bordeaux’a kadar gelmişken sadece şarapla kısıtlı kalmayıp, aslında uluslararası turizm anlamda çok ön planda olmayan Biscay Körfezi’nin Fransa tarafını da biraz keşfetmek. Henüz İspanya’nın Bask bölgesi ve Saint Sebastian kadar ünlenmese de hem kültürel hem de gastronomik açıdan yabana atılacak bir coğrafya değil.
Deniz Turhan
@turhandeniz

