Bu sene 20 Nisan-24 Kasım tarihleri arasında 60’ıncısı gerçekleştirilen Venedik Bienali; 88 ülke pavyonu, 30 resmi ek bienal sergisi, şehrin her yerinde yer alan galeri, müze ve sanat vakıflarının katılımlarıyla düzenlenen yüzlerce sanat etkinliği ile bir taraftan son derece yoğun bir sanat şölenine ev sahipliği yaptı; diğer taraftan da Brezilyalı San Paolo Müzesi Direktörü Adriano Pedrosa’nın şimdiye kadar batı dünyasında adı sanı duyulmamış “global güney”den seçmiş olduğu 331 sanatçı ve eserle kurguladığı, başlığını “Stranieri Ovunque” yani “Her Yerde Yabancı” olarak verdiği bu seneki konusuyla hiç olmadığı kadar politikti.
ANA MEKAN SERGİSİ – GIARDINI VE ARSENALE
Claire Fontaine’in bienalin sembolü olan ve her dile çevrilerek Arsenale ve Giardini’de sürekli karşılaştığımız “Her Yerde Yabancı” neon yazıları, birçok katmanda anlam buldu. Yani Pedrosa’ya göre nereye gidersen göçmenler ve yabancılar var veya nereye gidersen git, kendini nerede bulursan bul yabancısın; ya da en basitinden derinlerde kendine yabancısın. Geniş anlamıyla politik olduğu kadar şiirsel ve pskianalitik bienal; özetle göçmen, sığınmacı ve sürgünden öte yerli, marjinal, eşcinsel, LGBT ve tüm dışardakileri içeriyor.


Hem gerçekten kişisel hem tamamen üniversal boyutta olmak, bu bienalin küratöryel kimliği. Pedrosa ise global güneyden gelen ve orada çalışmış ilk bienal küratörü olduğu gibi ilk açık gay küratör. Yani içimizdeki öteki, ancak yabancımız değil. 2011 İstanbul Bienali küratörlüğünü yaptığında Orta Doğu ve Arap dünyası hakkında alt yapısını oluşturmuş, Venedik Bienali ‘ni hazırlamak için ise bir yıl boyunca Güney Amerika, Orta Doğu, Güneydoğu Asya ve Afrika’yı gezerek batı güdümlü sanat tarihi radarlarından kaçmış, 331 sanatçıyı tek tek toplayarak ilk kez bienale getirmiş.




Tüm bu sanatçılar içinde Venedik Bienali Life Time Achievement “Altın Aslan” ödülünü ise Brezilyalı Anna Maria Maiolino’nın yanında uzun yıllar boyu Anadolu göçebeleri ya da yurt dışındaki Türk işçileri üzerine yaptığı ikonik çalışmaları sayesinde Türk sanatçısı Nil Yalter aldı.


ÜLKE PAVYONLARI: TÜRKİYE VE VATİKAN
Açılışı Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ve İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı’nın ev sahipliğinde yapılan Türk pavyonu, Gülsün Karamustafa’nın “Hollow and Broken” (Boş ve Kırık) adlı sergisiyle temsil edildi. Venedik ve İstanbul’u bir arada düşündüğümüzde, aslında tarihsel birikimlerinin ortak kültür mirasımızı oluşturmasını gerektirmesine rağmen dünyamızın bu halinin savaşlar, depremler, göçler ve diğer birçok insanlığa ve doğaya zarar veren olaylar yüzünden kendisinde sadece boşluk ve kirlilik duygusu uyandırdığını söyleyen sanatçı, sergisini Ayasofya ve Topkapı’daki Bizans sütunlarını temsilen internetten alınmış içi boş plastik sütunlar veya kırık Murana avizelerinin oluşturduğu cam parçaları yığınları olarak kurgulamış.


Bu sene Vatikan, Papa Francis’in isteği üzerine insan hakları konusunda “Gözlerimle” isminde bir sergiyi, hiç alışılmadık bir yer olarak Giudecca’daki ağır suçlu kadınların yattığı kadın hapishanesinin içinde düzenledi. Chiara Parisi ve Bruno Racine küratörlüğünde, Claire Tabouret, Claire Fontaine, Maurizio Cattelan, Bintou Dembelé gibi sanatçıların tutuklularla etkileşimleri sonucu yarattıkları çalışmaları, ziyaretçiler ancak aylar önce yaptıkları rezervasyonla, hapishane güvenlik taramaları geçildikten ve cep telefonları bırakıldıktan sonra, demir parmaklıkların ardında gönüllü tutuklu rehberler eşliğinde görebildi. İnsanlık, çeşitlilik, hapishane dünyasının öteliği gibi temaları işleyen sergi, fotoğraf çekmek mümkün olmadığından aynı zamanda bakmayı öğrenmeyi ve hatırlamayı da teşvik ediyor. 28 Nisan’da Papa’nın bizzat gelip açılışını yaptığı serginin, Jurgen Teller’in fotoğraflarıyla hazırlanan kataloğunu almak mümkün.


BİENALDE AMERİKA ÇIKARMASI
Amerikalıların Venedik çıkarması kıvamında, bu seneki bienalde birçok önemli Amerikan sanatçı ve sanat kurumunun sergileri yer aldı. İlk olarak, binlerce boncuktan oluşan enstalasyonları ile tanınan, kendisi de Cherokee kökenli Choctaw Kızılderilisi olan Jeffrey Gibson’un Amerikan Kızılderilileri ve queer tarihinden esinlenerek hazırladığı popüler Amerikan pavyonu ya da savaş sonrası Amerikan sanatının önemli temsilcilerinden Harold Stevenson’ın Milanolu galeri Tommaso Calabro’nun yeni restore ettiği Palaza Dona Brusa’daki monografisiyle başlayabiliriz. Bu sayede bienal yan etkinliklerinin, 31. Venedik Bienali sırasında yani 1962’de Venedik’te “Piccolo Biennale” (Küçük Bienal), ardından 1964’ta Yves Klein, Tingeley gibi sanatçıların da katılmış olduğu “Biennale Flottante” (Yüzen Bienal) ile başladığını öğrenmiş oluyoruz.


Pop Art’ın önemli isimlerinden, soyadını doğduğu yerden alan Robert Indiana’nın “The Sweet Mystery” sergisi, özellikle tanıdığımız, kendisi için tek kelimelik somut bir şiir olan “LOVE” heykellerini ve sanatçının 50 yıllık üretiminden önemli örnekleri San Marco’daki Procurati Vechie’de sergilerken, “Houston Row Houses” sosyal projesi ile ünlenen aktivist sanatçı Rick Lowe’un Venedik’in en güzel palazzo’larından biri olan Museo di Palazzo Grimani’deki ilk kişisel sergisi, mekandan da esinlenen rengarenk kemer formlarından kolaj tabloları bir araya getirdi.

ABD’nin en önemli pop sanatçılarından Jim Dine’in mekâna özel ve büyük ebatlı 20 bronz heykel, kalpler, Venüs ve Pinokyolardan oluşan, kendi kişisel sanat dilini yansıtan, onu 80’lerden günümüze taşıyan geniş kapsamlı sergisi ise mekân olarak bir 14. yüzyıl palazzo’su olan Palazzo Rocca Contarini Corfu’yu seçti.


Venedik şehrinin özgür tartışma forumu Ateneo Veneto’da dev aslanların suluboya tablolara resmedildiği Walton Ford’un “Lion of Gold” sergisi, doğanın güç ve güzellik temasını işlerken; yok olması ve insanın içinde kendine yer arayışını, travmalı bir insan-doğa karşılaşması olarak irdeledi. Ayni mekânda bulunan Tintoretto’nun 1580’de yaptığı Aziz Jerôme ve sembolü aslan tablosu, Ford’un ilham kaynağı olduğu gibi Venedik Cumhuriyeti’ni de temsil ediyor.



SEÇME SERGİLER
Palazzo Soranzo Van Axel’de, Cincinnati Art Museum ve Cleveland Museum of Art tarafından düzenlenen, İstanbul Bienali’ne de katılmış olan Pakistan asıllı Amerikalı sanatçı Shahzia Sikander’in “Collective Behavoir” isimli sergisi, gerek mekân gerek içerik olarak bienalin en güzel sergilerinden biri oldu. Sikander, çağdaş bir minyatür ustası. Hareket noktası İran minyatürleri, kendisi minyatür ustası Bashir Ahmed’in öğrencisi. Lahor National College of Art’ta tarihi el yazmaları ve minyatürler üzerine öğrenim gördükten sonra Rhode Island School of Design’da da okuyan Sikander, sonunda New York’a yerleşiyor. Son 30 yıldır Güney Asya’nın görsel hikayelerine çağdaş bir perspektiften bakan sanatçı, işlerinde erkek dominant senaryolar çizmek yerine kendini Ziya-ul-Hak zamanındaki modern genç kız haliyle klasik minyatürlerin, dijital animasyonların ve mozaik tabloların içine yerleştiriyor. Batının İslam dünyası ile ilişkileri, Amerika’da göçmen ve diaspora sanatçısı statüsü, eşit olmayan güç dengeleri ve global feminizm konularını işlerken; kadın formu ve dişi varlığı sanat, din ve toplum açısından inceliyor. Klasik bir sanatın teknik, estetik ve içerik olarak çağdaş çerçevesini yaratıyor.


Palazzo Grimani’deki bir diğer sergi ise Mısırlı sanatçı Wael Shawk’in “I am Hymns of the New Temples” isimli videosuydu. Pompei’de çekilen ve kuklaların oynadığı sürrealist film, Akdeniz kültürlerinin birbirleriyle iç içeliğini epik bir hikâye şeklinde aktarıyor. Yunan tanrısı IO’nun aslında Mısır tanrısı İsis’le aynı olduğunu, hikayelerin birbiri üzerine yazılarak bugünkü Avrupa medeniyetlerinin kökünü oluşturduğunu, Grek mitolojileri, tanrıları, gelenekleri, kuruluş ve yok oluşlar ve yeniden kuruluşlarıyla milyon yıllık hikayeleri harika bir müzik ve kukla oyuncuların etkileyici çekimleri eşliğinde Arapça anlatıyor.



Kore’nin ilk soyut ressamı Yoo Young Kuk’un ilk Avrupa sergisi, Querini Stampagna’da yapıldı. “Soyutu seviyorum, çünkü kelimelerim yok” diyen Young Kuk’un oysa ki müthiş renk kombinasyonları var. Hayatının büyük bölümünü yalnız başına atölyesinde geçirmiş olan sanatçının ustalık arayışı, yüce ve gizemli doğayı canlı renklerle ve resmin en öz elemanlarıyla yani renk, form ve mekânla ifade etme arzusu. Doğduğu Uljin köyünün dağlarını 60’lı yıllardan itibaren Uzak Doğu sanatının üç değişik perspektifini; yüksek perspektif (dağa yerden yukarıya doğru bakmak), derin perspektif (dağ katmanlarına yukardan bakmak) ve düzlem perspektifi (dağlara uzaktan bakmak) kullanarak sürekli resmetmesi bunun en güzel örneği.



En kibar sergi ise Fortuny Müzesi’ndeki Fransız eski sosyalist başbakan Lionel Jospin’in kızı Eva Jospin’in sergisiydi. Kâğıt, karton, kumaş ve ucuz malzemeleri ince ince ve kat kat kesip, onlara canlılık ve perspektif vererek birbirinden güzel manzaralar yaratan sanatçı, ekoloji ve çevrecilik konularına da gönderme yapmış. Sergi, Fortuny Müzesi’yle de birleşince tam şiirsel bir görsellik oluşmuş.
POLİTİK AMA DOĞADAN VE EVRENSEL
Palazzo Contarini Polignac’taki “Dare to Dream” sergisinde birçok sanatçı, Ukrayna’daki savaştan etkilendiği gibi ekoloji ve dünyanın savaşsız geleceğinin ütopyası üzerinden birçok eser sergiledi. Allora & Calzadilla’nin enstalasyonu ise dayanıklılık ve ata yadigarı hayatta kalmanın simgesi baobab yani hayat ağacının, dalından kopmuş, rüzgârda savrulup dibine düşmüş, solmuş, ezilmiş, yerde yatan binlerce el boyaması çiçeği.


Türk sanatçı Fatma Bucak ise Şam gülleri enstalasyonunda, Suriye’deki savaştan dolayı soyu tükenen Damascus gülünün hikayesini anlatıyor. Lübnan ve Suudi Arabistan üzerinden İtalya’ya gelen bu güller, yeni topraklarında yeniden filizlenmeyi bekliyor. Doğduğu topraklardan göç etmenin zorluklarına rağmen dayanma gücü, yeni başlangıçları da beraberinde getiriyor.


East West Bank ise Filistin’in güncel durumu üzerine yapılan bir sergi. Aktivist Güney Afrikalı fotoğrafçı Adam Broomberg, beş bin yıldan daha uzun ömürlü zeytin ağaçlarının Filistin topraklarında olmaları nedeniyle israilliler tarafından yakılmalarını, bir dünya mirasının, aynı zamanda kendi miraslarının savaş uğruna nasıl yok edildiğini, siyah-beyaz görkemli zeytin ağacı fotoğraflarıyla anlatıyor.


MÜZELER
Accademia Müzesi’nde yer alan De Kooning retrospektifi, Venedik Bienali ‘nin en önemli sergilerinden biriydi. Ca Rezzonico Müzesi’nde sanatçı Lorenzo Quinn, Venedik’in önemli şahsiyetlerinin metal kafeslerden siluetlerini sergiledi. 3D yardımıyla gerçeklik kazanan ve konuşan bu kafes heykeller, hakkında hiç görseli olmayan Marco Polo’yu bile yazılı kaynaklardan yapılan araştırmalar sonucu gerçeğe uygun canlandırmayı başardı. Correr Müzesi’nde ise Brescia doğumlu sanatçı Francesco Vezzoli’nin son 20 yılda yaptığı çalışmalardan oluşan “Gözyaşları Müzesi” sergisi, en tanınan Rönesans tablolarını günümüz pop kültür ikonlarıyla birleştirdi. Vezzoli, gözyaşları görsel kültürde yeterince temsil edilmediğinden eserlerinde birçok işlemeli, baloncuklu gözyaşı eklemeleri yapmasıyla tanınıyor. Bu durum, sergiye de adını veriyor.


152.000 parça ve 6000 yılı kapsayan koleksiyonuyla Amerika’nın en önemli müzelerinden ve son yıllarda çağdaş Çinli sanatçılardan oluşan önemli bir programı bulunan LACMA’nın (Los Angeles County Museum), dünyanın yaşayan en pahalı Çinli sanatçılarından Zengh Fanzhi’yi Venedik’e getirdi. Sanatçının büyük boyutlu, çok katmanlı, çok boyalı yağlıboya tablolarını Tadeo Ando’nun tasarımında, içine girip altın tozuyla yapılmış detaylarına tek tek bakmanız gereken ufak mürekkep çizimleriyle karşı karşıya getirerek, eski kilise Misericordia’nin dev mekânında önemli bir müze sergisi sundu.


KURUMLAR
Filantrop iş insanı Nicolas Berggruen’in 4000 metrekarelik Venedik sanat merkezi Palazzo Diedo, iki yıllık yoğun restorasyon sonucu doğu-batı, kuzey-güney, çağdaş sanat, geçmiş ve Venedik el sanatları arası ilişkileri kuvvetlendirmek amacıyla kuruldu. Açılış sergisi Janus, Lee Ufan, Urs Fischer, Jim Shaw, Hiroshi Sugimoto, Ibrahim Mahama gibi 11 ünlü sanatçının işlerini bienal vesilesiyle bir araya getirdi. Çoğunluğu boş tavanları süsleyen site spesifik çalışmalar, Palazzo Diedo’nun dekorasyonu kadar kalıcı çağdaş eserler olarak da önem taşıyor.


Prada Foundation’ın sergisinin teması ise günümüzde değerli ve değersiz arasındaki ilişkiyi kurmaktı. Bir nevi hurdacı-antikacı dükkânına döndürülen mekân, aynı zamanda Venedik ve İtalya’nın günlük hayatından ve kültüründen parçaları kendi palazzolari Palazzo Vendramin’in hikayesinden de geçerek görselliyor. Venedik, birçok yeni sanat kurumu ve vakfa gebe. Murano’da üfleme cam üzerine yoğunlaşan Fondazione Barovier & Toso, murrinileri tanıtan Fondazione Potenza Tamini, bu senenin diğer yeni vakıfları. Bilindiği üzere Ahmet Güneştekin, geçen sene Castello bölgesinde yer alan Palazzo Gradenigo’yu satın alarak vakfının merkezini “Art Refinery” adı altında Venedik’te kurmuştu.


MAĞAZA VE OTELLER
Tam mağaza diyemeyeceğiz, ancak görkemli butiğinin en üst katında göreceli ufak bir mekândan oluşan Louis Vuitton Sergi Alanı, ufak olmasına rağmen bir o kadar da nokta atışı sergileriyle etkili. Fransızların Bansky’si Ernest Pignon-Ernest, Espace Louis Vuitton’un bu seneki bienal katılımıydı. Cipriani Oteli girişindeki çeşme, Daniel Buren’in enstalasyonu ile sanat eseri niteliğini kazandı.

St. Clemente’nin parkında ise dolaşırken Koreli sanatçı Seung Hwan Kim’in biyolojik form ve organizmalardan esinlenerek yarattığı çelik heykelleri görmek mümkündü.


GÜLÜMSETEN
Bienal konularının ağırlığına meydan okurcasına “Breasts” (Göğüsler) sergisi; estetik, güzellik ve bildiğimiz Türk usulü pavyon girişi enstalasyonu ile yüzümüzü gülümseterek bizi bambaşka yerlere taşıdı. Tarihsel ve günümüz sanat dünyasında göğüs konusunun değişik kültür ve geleneklerde çağlar boyu nasıl işlenmiş olduğunu Rönesans’tan başlayıp; Cindy Sherman, Georgio di Chirico, Marcel Duchamps, Salvador Dali, Robert Mappletorpe, Laure Provost gibi sanatçılardan örneklerle gösteriyor. Göğüslerin tam tamına Katar pavyonu sergisinin bir üst katında yer alması, Venedik’in bir arada yaşayan değişik kültürler, tolerans ve eklektik yapışının güzel bir örneği.


ÖNCEDEN AÇILANLAR
Peggy Guggenheim Müzesi’ndeki “Cocteau” sergisi, Pinault’nun iki müze mekânı Palazzo Grassi’deki Julie Mehretu ve Punta della Dogana’daki Pierre Huyghe sergileri, bienal takvimini pek takmayarak daha nisanın başlarında ziyaretçilere açıldı. Arada ya da geçici diye çevirebileceğimiz “Liminal” sergisi, sanatçının dış mekânda sergi yapma isteği mümkün olmayınca mekân fikrinden soyutlanarak tamamen karanlıkta, rekor sayıda ziyaretçi tarafından gezildi. Sanal zekânın ve sanatçının diğer yaşam formları ve insan üstü arayışıyla birleşen temasının çarpıcı örneği, dev bir ekranda ay yüzeyi ya da sanal deniz kıyısı gibi çöl bir doğada ilerleyen ve ziyaretçilerden aldığı etkileşimlerle hareketleri değişen; beyinsiz, yüzsüz, organsız ve nefes almayan boş insan/canlı formuydu.
VE KAPANIŞ
24 Kasım, Venedik Bienali ‘nin gerçekten son günüydü. Son haftası açılış haftası kadar yoğun geçen bu haftanın en akılda kalanı, Hans Ulrich Obrist’in Palazzo Grassi’nin müdürü Bruno Racine ile Bottega Veneto mekânındaki sohbeti oldu. Günümüzde sanatçıların gittikçe daha çok bitmeyen, yüzyıllar süren hatta sonsuz ve sürekli değişen eserler yaratmak peşinde olduklarını, sanatın da bir eser değil, onun yapış süreci olarak ileride algılanacağını bizlerle paylaştı. Ancak 25 Kasım’da son bir sergi ziyareti daha vardı ki gönüllerde taht kurdu.


Gerçek bir litterati olan Çinli ressam ve şair Cen Long’un Palazzo Pisani San Barnaba’da yer alan bu sergisi, bize neyin sanatçıyı sanatçı yaptığını hatırlattı. Ailesinden de gelen birikimle rejim karşıtı olan Cen Long, Çin’de izole bir şekilde yaşamasına rağmen Tayvanlı koleksiyonerler tarafından destekleniyor, işleri çok özel durumlarda milyon dolarlara satılıyor. Cen Long, eserlerinde yaşayabilmek için bin bir zorluğa göğüs geren çiftçilerin, denizcilerin, ağır iş yapanların hayatlarını, duruşlarını resmediyor. Gerçek sanatçının gerçek duygular taşıdığını, sanatın doğanın kopyası değil ama kişisel bir yorumu olduğunu, önemli olanın sanatçının gerçek karakterini eserlerine yansıtabilmesi, bunun da içten ve masum olması gerektiğini hayat felsefesi olarak savunuyor.
Ama sanat hepimize bir şekilde dokunuyor. Annesinin yıllar boyu ona gönderdiği, önsözünü yazmış olduğu sergi ve sanat kataloglarının tümünü baştan sona okuyarak sonunda 80 yaşında sanatçı olduğunu söyleyen Obrist, hepimizin içinde bir sanatçı olduğuna işaret ederken, İtalya’nın en prestijli kültürel kurumu Venedik Bienali, kapılarını 700.000 ziyaretçiyle 24 Kasım’da kapattı. Yeni başkanı çok polemikli, aynı zamanda Müslüman, Sicilyalı provokatör yazar ve gazeteci Pietrangelo Buttafuoco idaresinde bakalım 61’inci versiyonu nasıl olacak.

