Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Bütün kalbinle Fas

Maroc
De tout ton cœur
ⵎⴻⵔⵔⵓⴽ ⵙ ⵡⵓⵍⵉⴽ ⴰⴽⴽ

Maroc
De tout ton cœur
ⵎⴻⵔⵔⵓⴽ ⵙ ⵡⵓⵍⵉⴽ ⴰⴽⴽ

Kış mevsiminin gelmekten kaçındığı bir kasım günü, Dünya Turizm Yazarları ve Gazetecileri Federasyonu üyeleri olarak Fas ’ın Fes kentine doğru yola çıktık. İçimdeki paralel evren için riskli bir konuydu, uçuş noktamızın Kazablanka olması. Türk Hava Yolları’nın Gotham City ve Metropolis ilanları gibi, nereye uçarsam uçayım, ekrandaki Kazablanka yazısını da bir mit olarak konumlandırıyordum zihnimde.

Biniş kartının üzerindeki yazıyla durum netleşmişti ve bu gerçek kabuğun içerisinde, başka mistik hikâyelerin peşine düşmüş oluyordum. Elbette, arada kalmakta güçlük çekebileceğim başka konular da vardı. Hangi sokaklarda ya da aynı sokağın hangi çağında dolaşmalı ve Fas’ı hissetmeliydim? Kazablanka filminin sahnelerinde mi, yoksa daha kadim bir Fas çağında mı?

Bir sinema salonundan fazlasını dolduracak kadar yolcuyla havalandığımızda, her zamanki gibi insanların yüz ifadelerini izledim. Telaşlarını, mutluluklarını, heyecanlarını, bıkkınlıklarını, özetle insana dair hayat izlerini. Neden bir Faslı, Türkiye’ye gitmiş olabilirdi veya neden bir Türk, Fas’a seyahat ediyordu? On yedi ülkeden katılımcının ilk buluşma noktasının Kazablanka olması, benim için bu yolculuğun heyecanını katlamaya yetmişti. Dört buçuk saatlik uçuştan sonra, Atlantik kıyısına yumuşak bir inişle ulaştık.

Eşim Behiye, seyahatimizle ilgili ayrıntıları sorduğunda, “Belki de ilk kez hiçbir hazırlık yapmadan yola çıkıyorum” dedim. Dolaştığımız sokaklar, yiyeceğimiz yemekler, müzikler, hepsi ilk kez şahit olduğum şeyler olmalıydı. Yalnız, fotoğraflarımızı paylaşırken kullandığı müzik, cümlelerimi yazarken beni etkiledi diyebilirim.

Yazıyı da işte bu müziğin ruhuyla yazdım. Aslında bir film müziği ve konusunun Fas ve Kazablanka ile ilgisi de yok. Ne var ki İbrahim Maalouf, babası Nassim Maalouf’un icadı olan dört sübaplı trompetiyle Lübnan’dan Mağrip’e doğru o kadar güzel üflemiş ki… Ben de Kuzey Afrika’nın etkileyici hikâyelerine o nefesi eklemeden edemedim.

tourmag-fas-murat-yildiz

Bir rüya
Un réve!
ⵜⴰⵔⴳⵉⵜ
Targit

Behiye her zamanki gibi hislerime güvenip, “Evet, sendeyiz bayım!” diye seslendiğinde, çoktan rotayı çizmiştim. Inrgid Bergman ve Humphrey Bogart’tan romantik bir akşam çalmak üzere Kazablanka sokaklarındaydık. Zamanı iyi değerlendirmek için bir taksiye bindik. Yirmili yaşlardaki genç taksici, sigarasını ön camdan dışarı çıkardı ve hareket etmeden önce cam bardaktaki köpüklü kahvesini bizi fazla bekletmeden yudumladı.

Önce mekânın adını söylemeye niyetlensem de bana fırsat vermeden telefonumu alıp, açık olan yol tarifini takip ederek birkaç dakika içinde mekânın önüne götürdü. Kapıya yaklaştığımızda, bütün masaların dolu olduğunu yazan ayaklı tabela karşıladı bizi. Onu okuyup kafamı kaldırdığımda, her filmde kapıda duran uzun boylu, siyah takım elbiseli ve saçları briyantinli adamla göz göze geldik. Söze ondan önce girerek, “Bizim için çok özel bir yeriniz olduğunu biliyorum!” dedim.

Bir tebessümle duraklayıp, kapıdaki turuncu telefonun ahizesini kaldırdı. Ardından biraz keyifsiz bir yüz ifadesiyle döndü ama pek inandırıcı değildi. Aslında o rolünü gayet iyi oynadı ama benim inanmamak için kat edilmiş birkaç bin kilometrem vardı. “Yemek için masamız yok!” cevabı gelirse, ısrarcı olmakta kararlıydım; çünkü Kazablanka’daki tek gecemizdi. Çok geçmeden gülümsedi ve zarif bir reveransla bizi içeri davet etti: “Hanımefendi ve beyefendi! Sizler için çok özel iki sandalye ayrıldı.”

Bizi davet ettiği binanın ne kendisi, ne de içindekiler, filmde gördüklerinizin aslı değildi elbette. Ama biz hikâyenin kendisinin peşindeydik. Bize göre Sam piyanonun başındaydı, Rick de oralarda bir yerlerde oturmuş, insanları izliyordu. İçerideki misafirler de tam olması gerektiği gibi, oldukça asortik bir topluluktu. Bir yerin kapısından ancak bu kadar büyülü girilirdi ve bize bunu yaşatan bir yerdeydik artık. Tam karşıda, barın önünde iki sandalye gördük. İkinci bir reveransla artık mekanın her yerinden görülen, dolayısıyla her noktayı görebileceğimiz tek yerdeydik. Piyanist de taburesine oturunca, manzara tamamlanmıştı. Biraz film, biraz gerçek, içerideki topluluk da tam bir dünya harmonisiydi.

tourmag-fas-murat-yildiz

Akşamı çok az kelimeyle ve daha çok zihnimizde kalacak karelere ayırdık. Fotoğraf çekmek bile çok kabacaydı ve ortamın ruhunu bozma tehlikesi vardı. Gecenin sonunda, tablosuna son fırça dokunuşlarını yapan bir ressam nahifliğiyle o anı kaydeden hanımefendi dışında, kimsenin elinde de kamera görmedik. Ancak biz, Rick ve Ilsa gibi mekânın sahibi edasında, herkesin gitmesini bekledik. Ödülümüzü de aldık tabii… Bizi zamanın gerisinde bir güne adresleyen fotoğraflarımız oldu.

Bu eşsiz ve unutulmaz film, konusuyla neredeyse eş zamanlı şekilde beyazperdeye yansıyan, İkinci Dünya Savaşı’nın içinden bir kesitti. Savaşın farklı esintilerinden etkilenen Fas, Avrupa kıtasının seçkin tabakasından insanların Kazablanka’daki kaynaşmasına ve sürdürdüğü yaşam tarzına ev sahipliği yapıyordu. Biz de dünyanın tüm sevimsiz gündeminden sıyrılıp, kurtarılmış birkaç gün yaşamaya gelmiştik. Üstelik Sam bir kez daha çalıyordu ve kimse ona itiraz etmiyordu bu sefer: “…Hala aynı eski hikaye. Aşk ve şöhret için bir savaş. Bir ölüm kalım meselesi. Dünya, aşıkları daima sevgiyle karşılayacaktır. Zaman geçip gittikçe…”

FES
ⴼⴻⵙ

Ertesi gün bindiğimiz otobüs, bizi uçsuz bucaksız ve düzenli tarlaların arasından Fes’e doğru götürüyordu. Bu güneşli günde çiftçilere küçük ak balıkçıllar, çeltikçiler ve ihtişamlı yırtıcı kuşlar eşlik ediyordu. Bu manzara sayesinde çoktan Kazablanka’dan sıyrılmıştım ve beynimde Mağrip’in eşsiz müzisyenlerinden biri olan Dhafer Youseff’in “Kuşların Ağıtı” süiti çalıyordu. Bir hafta önce çıktığım Kırşehir seyahatinde, bende özel bir yeri olan Seyfe Gölü’ne gitmeye yüreğim pek de el vermemişti. Kurumuş göle yaktığı ağıtta, Fatma Teyze’nin dizeleri yıllar sonra aynı gerçeği dile getiriyordu: “Ailece aşmış gidiyor sele doğru, yaktı beni kuşlar göle doğru. Hani senin senin ördeğin kazın, başına biriken gelinin kızın? Sen de benim gibi kurudun mu çölde?”

tourmag

Durakları yok olmuş bir yolculuğun ortasında bir yerde, nasibini tarlalarda arayan su kuşlarını, biraz da buruk bir teselliyle izliyordum. Kim bilir belki de Seyfe’yi pas geçenlerden bazıları buraya kadar gelmişti. Bu Fas panoraması beni etkilemişti. Tarlaları birbirinden ayıran yüzlerce metrelik hatlara sıralanan kaktüsler, pastoral senfoninin porte çizgileriydi. Dünyadaki seçkin turizm yazarlarını bir araya getiren bu seyahat, gastronomiden nasibini alırken, portelere yazılan notalar dilden dile yayılacaktı. İnsanın emeği, onun en kadim varlığıydı. Toprakla arasına kimseyi sokmadığı sürece, zamana da yenilmemişti. Yeri gelince kurak topraklara ağıtlar da yakmıştı ama yağmur, er ya da geç geri gelmişti.

Mağrip müzisyenlerinin cümleleri ilham vericidir. Tıpkı Anouar Brahem gibi… Önüne çıkan bir nesneyi, küçük bir sözü melodileriyle derinleştiren bu udî ozanı ne zaman dinlesem, uzun uzun yazarım. Ne de olsa her şarkı bir yolculuk ve kimi nereye götüreceğini bilemeyiz. Ben de kendimi onların akışına bırakmayı seviyorum. Yazı başlıklarımdaki kelimelerin izini sürerseniz, melodilerine de ulaşırsınız. Biraz el yordamıyla da olsa onları Tamazigt dilinde ve Tifinag alfabesiyle yazmaya çalıştım. Şimdi yazının başına dönüp, bu şarkılardan birini ya da İbrahim Maalouf’tan bir şeyler dinlerseniz, tam da aynı tempoyla yürürüz sokaklarda.

Fes Medina
ⵍⵎⴻⴷⵉⵏⴰ
lmedina

Otelden dışarı adım attıktan on beş dakika sonra, binlerce dar sokaktan oluşan bir zaman tünelindeydik. Dünyanın popüler film platosu sayılabilecek bu şehrin dar sokaklarında, gönüllü bir kaybolmanın keyfini çıkardık. Üstelik bizi nelerin beklediğini bilmiyorduk. Sonra fark ettik ki, kalabalığın akışına kapılarak bir nehrin ana kolunu takip eden bir alışkanlıkla ilerliyorduk. Tarifi imkansız, binlerce renkli sokağın içindeki kayıtsız zamana kapılıp gitmekti yaptığımız.

tourmag-fes-medina

Bazen de takılıp kaldık yoldaki renklere. Son anda valize koymayı unuttuğumuz için, her yeri süsleyen rengarenk terliklerden birer çift almak istedik. Bu terlikler ve argan yağları sayesinde hem pazarlığı hem de “Siz ne kadar ödemek istiyorsunuz?” sorusuna nasıl cevap vereceğimizi öğrenmiştik. Taksiden kıyafete, hediyelik eşyalara kadar hepsinde işleyen bir pazarlık geleneği vardı. Üstelik gösterilen nezaket, samimiyetten uzak ve yapmacık değildi. Matematiğin binbir hali var işte… Fazla bile ödemiş olsanız, miktar olarak da şeklen de aldatılmış sayılmazsınız. Ne de olsa siz, yalnızca gönlünüzden kopanı vermiş oluyorsunuz.

Akıp gittiğiniz sokaklarda sonsuza kadar yürüyebilirsiniz. Asla bitmeyecek bir labirent… Arada sert bir omuz yerseniz, o da günün son enerjisini kullanıp, yokuşu çıkan birinin devrilmeye dirençli adımlarındandır. Sokağın kokuları değişmeye başladığında, birileri avucunuza bir tutam taze nane tutuşturuyorsa, bilin ki meşhur tabakhanelere ulaşmış bulunuyorsunuz. Kuzu derileri gibi asit havuzlarının kokusuyla şoklandıktan sonra, burnunuz alışmaya başlıyor ve rengarenk havuzları gören teraslara ulaşıyorsunuz.

tourmag-tabakhane

Bir süre sonra adımlarınızın sizi götüreceği yer belli… Rick’in mekânına bizi götüren taksicinin kahvesinden bahsetmiştim. Kendimize rastgele bir yol çizip, yemek yemek üzere çıktığımız sokaklardaki kahvehanelerde gerçekten herkes bu cam bardaktaki kahveyi içiyordu. Hatta aklınızda bulunsun, küçük ticari arabaların arka bagajındaki mobil kahvecilerde güzel bir espresso bulunabiliyor.

Tabakhane’den ayrıldıktan sonra hep yapmayı sevdiğim “bir kahve-bir sokak” ritüelimiz için Behiye’yle kendimizi minik bir dükkanın önündeki iki sandalyeye bıraktık. Hedefimize ulaşmıştık. Gerçekten lezzetli bir kahve eşliğinde sokağı dinliyorduk. Geri dönüş vakti geldiğinde, kahveyi yapan delikanlıya tuvaletin yerini sordum. Beni hemen karşıdaki bir atölyeye götürdü. Babası, ailesi ve diğer çalışanlarla tanıştım. Birkaç dakika izledim çalışan erdemli ellerini. Özür dileyerek bir fotoğraf çekmek istedim. Sonra en istekli görünenle sınırlı tek bir kare alıp, vedalaştım.

tourmag

A Ram Sam Sam!

Yalnız, Abdi kaldı aklımda! Adımlarımız bizi maskelerin olduğu bir dükkanın önündeki avluya çıkardı. Fas’ta beni en çok etkileyen ve arkasını göremediğim bir derinlikti. O kadar eminim ki, bakışlarından içeride anlatılası bir yaşam vardı. Onun için Medina’da dükkanların kapanma saatindeki iki müşteriydik belki. “Au revoir Abdi!” diyerek uzaklaşırken yüzümdeki alfabeyi eksiksiz okuyan Behiye, “Onun sessizliğinde var olan hikâyesi seni de derinlere götürdü değil mi?” diye sordu.

“Yine mi fotoğraf çektin?” demeyin lütfen ama bir kareyle dükkanını ve onun bakışlarındaki hikâyeyi yanımıza alıp, gitmek istedim. Bize hayır demeyecek kadar nötr bir nezaket ama ticari bir gülümsemenin çok ötesinde, uzaklara doru donuk bir bakış. Bu dakikadan itibaren otele dönme kısmını anlatmak, bu yazının içinden çıkacak ilk şeydi ve öyle yaptım. Ben Abdi! Dizdiğim maskeleri tek tek topladım, kepenkleri kapattım, taş sokaklarda ilerlemeye başladım. Her akşam olduğu gibi sıcak Kasra ekmeğimi alıp, eve doğru ilerledim. Çocukluğumdaki gibi, insanların arasından bir sağa, bir sola yürüdüm ve arada bir sekerek, o en kadim şarkıyı mırıldandım:

A Ram Sam Sam! A Ram Sam Sam!
Guli Guli Guli Guli (söyle söyle söyle söyle)
Ar-rafīq ar-rafīq (arkadaşım, arkadaşım)
ⴰⵎ ⵡⴰ ⴰⵎⴷⴰⴽⴻⵍⵯⵉⵡ
am wa amdakelʷiw