Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Bir pamuk tarlasından 63 yıllık bir emeğin sürdürülebilmesine…

Akçay’a yeğenimin nikahına şahitlik etmek üzere geldim. Bu sırada Ören’de,

Akçay’a yeğenimin nikahına şahitlik etmek üzere geldim. Bu sırada Ören’de, doğası çok güzel ve nezih bir kamp alanını yeğenim tavsiye edince merak edip, görmek istedim.

Karavan kamplar, benim için her zaman çok çekici yerler olmamıştır. Çoğunda karavanların yan yana sıralandığı, insanların günlük yaşamlarının doğrudan dışarıya taştığı, betonun ve araç görüntüsünün doğanın önüne geçtiği ortamlar. Karavanla seyahat etmeyi sevsem de kamp yaptığım yerde asıl aradığım şey doğayı hissedebilmek; ağaçların, gölgenin, toprağın ve bulunduğum coğrafyanın ruhuyla temas edebilmemiz beklentim.

Altın Camp’e girdiğimde ise beklediğimden bambaşka bir manzarayla karşılaştım. Karavanların arasında kaybolmuş bir doğa değil, ağaçların arasında kendine sakin bir yer bulmuş karavanlar vardı. Yılların büyüttüğü ağaçların oluşturduğu doğal bir çatı, gölgeler, eski tescilli yapılar ve geçmişten bugüne ulaşan bir yaşam kültürünü hissettiren sakin bir atmosfer… Çocuklar bile bu sakinlikte ses çıkarmıyorlardı. Merakım arttıkça buranın yalnızca güzel bir kamp alanı olmadığını, ardında 1963’e uzanan çok özel bir aile, eğitim, izcilik, turizm ve mimarlık hikâyesi bulunduğunu öğrendim.

Bu hikâyeyi, Altın Camp’in kurucuları Tahir ve Melahat Altın’ın kızı ve ikinci kuşak temsilcilerinden Filiz Altın’la yaptığımız sıcak bir sohbet sırasında dinleme fırsatı buldum. Bir öğretmen çiftin izci kamplarıyla başlayan yolculuğunun, Ören’deki ağaçsız bir pamuk tarlasını bugün gördüğümüz bu yemyeşil yaşam alanına dönüştürdüğünü; ağaçların yapılardan daha önemli kabul edildiğini ve bu anlayışın üç kuşaktır nasıl korunduğunu Filiz Hanım’ın anılarıyla sizlerle paylaşmak istedim.

tourmag-filiz-altin-atilla-altin-altin-camp

İKİNCİ KUŞAK – FİLİZ ALTIN’IN ANLATIMI

Çocukluğumun geçtiği 1963 yılında Ören, bugünkünden çok farklıydı. Yolun, elektriğin ve turizm altyapısının henüz ulaşmadığı; kumun, sazlıkların, rüzgârın ve yaz sıcağının aşırı olduğu bu kıyıda iki öğretmenin kurduğu hayal, Türkiye’nin en köklü kamping kültürlerinden birinin başlangıcı oldu. Beden eğitimi öğretmeni Tahir Altın ile öğretmen eşi Melahat Altın, yaz tatillerinde öğrencilerini Türkiye’nin farklı bölgelerinde izci kamplarına götürüyordu. Kızılay’dan temin edilen çadırlarla, gençlerle yürüyüşler yapıyor, sporla ve doğayla iç içe haftalar geçiriliyordu. Öğrenciler kampları o kadar sevmişti ki bir süre sonra anne babalar da “Biz de gelelim” demeye başladı.

Tahir Altın, bunun üzerine her yaz başka bir yerde çadır kurmak yerine kalıcı bir kamp alanı oluşturmayı düşündü. Ören kıyısındaki yürüyüşlerinden birinde karşılaştığı, o yıllarda verimsiz ve geçişlerini karşılamayan pamuk tarlasına baktığını dertlenerek anlattı. Ve bu sorunlu arazi, Tahir Bey’in yaratıcılığı ile hayalinin alanı oldu. Arazi sahibine sorduğu en önemli soru, “Burada su var mı?” idi. Vardı; üstelik buz gibi bir artezyen suyu…

Ani bir kararla arazi satın alındı. Tahir ve Melahat Altın’ın öğretmen maaşları ve büyük bir idealizmle başlayan yolculuğa, Tahir Altın’ın öğrencileri de katkı verdi. İlk mimari çalışmayı, öğrencilerinden biri olan ve dönemin Turizm Bakanlığı’nda görev yapan Mimar Yalçın Kaya hazırladı. Altın Camp, 1963’te Türkiye’nin erken dönem turizm tesislerinden biri olarak faaliyete geçti. Ancak burada asıl yapı malzemesi beton değil, zaman ve ağaçtı. Tahir Altın yıllarca araziye ağaç dikti, onları tek tek suladı. Bugün gökyüzünü örten yeşil doku, o günlerin ağaçsız ve kavurucu arazisinde başlayan emeğin sonucu. Altın Camp’in mimari ve peyzaj bütünlüğü, 2013 yılında DOCOMOMO Türkiye’nin “Türkiye Mimarlığında Modernizmin Yerel Açılımları” programında modern mimarlık mirası kapsamında belgelenerek sunuldu.


Bugün ikinci ve üçüncü kuşağın sürdürdüğü Altın Camp’in hikâyesini, kurucuların kızı Filiz Altın’dan dinlerken gözlerindeki o ışık ile burasının ne kadar önemli bir yer olduğunu görebiliyordum. Türkiye’de kamping kültürü, Köy Enstitüsü geleneği, izcilik, erken dönem turizm ve ekolojik mimarlığı aynı noktada birleştiren ender yerlerden…

Çocukluğunuzu düşündüğünüzde Altın Camp’le ilgili ilk hatırladığınız görüntü nedir?

İlk aklıma gelen kum, Kızılay çadırları, rüzgâr ve ağaçsızlık… Çok sıcaktı. Bizi burada yaşatan şey ise buz gibi artezyen suyuydu. O yıllarda en büyük arzumuz gölgeydi. Babamı hatırladığımda gözümün önüne hep ya ağaç diken ya da ağaç sulayan hali geliyor. Bugün burada gördüğünüz ağaçların her biri benim için ayrı bir anlam taşır. Çünkü babam onları tek tek dikti, tek tek büyüttü. Babam gerçekten muhteşem bir insandı.

tourmag

Tahir Altın nasıl bir öğretmendi? Öğrencileri kampın kuruluşunda etkili oldu mu?

Babam, beden eğitimi öğretmeniydi ve öğrencileri tarafından çok sevilirdi. 80-85 yaşlarına geldiğinde bile eski öğrencileri onu görmek için buraya gelmeye devam ederdi. Öğrencilerinin birçoğu daha sonra Türkiye’de önemli görevlere ve yüksek makamlara geldiler. Ama onlar için babam hep “hocaları” olarak kaldı. Altın Camp’in kuruluşunda öğrencilerinin de çok büyük katkısı oldu. Örneğin, kampın ilk projesini hazırlayan Mimar Yalçın Kaya, babamın öğrencisiydi ve o dönemde Turizm Bakanlığı’nda görev yapıyordu. Bakanlığın sağladığı kredi imkânı da kuruluş için çok önemliydi. Sonuçta annemle babam iki öğretmendi. Burası büyük paralarla yapılmadı. Etrafınıza baktığınızda burası para kokmuyor; tarih kokuyor, emek kokuyor, sevgi kokuyor.

Kamp fikri nasıl doğdu?

Annemle babam, yaz tatillerinde öğrencilerini kamplara götürüyorlardı. Karadeniz Ereğlisi’nde ve Türkiye’nin farklı yerlerinde kamplar kurdular. Kızılay’dan çadırlar alınır, bazen okul bahçelerine kurulurdu. Biz çocuklar da küçücük yaşlardan itibaren onların yanındaydık. Ben iki-üç yaşımdayken bile öğrencilerin beni uzun yürüyüşlerde kucaklarında taşıdıklarını hatırlıyorum. Kardeşlerimle birlikte bu kampların içinde büyüdük. Çocuklar kamptan eve dönüp, yaşadıklarını ailelerine anlatınca, anne babalar da “Biz de gelelim” demeye başladı. Babam da sonunda; “Her sene başka yere gitmek yerine kalıcı bir yer bulayım, daha organize bir kamp kurayım” diye düşünmeye başladı.

tourmag

Ören’deki araziyi nasıl buldu?

Buralarda yürüyüş yaparken bu araziye rastlıyor. O zaman yol yok, etrafta bugünkü yapıların hiçbiri yok. Sahilden, sazlıkların arasından yürüyerek geliniyor. Arazinin sahibiyle konuşuyor ve yerden pek memnun olmadığını öğrenince ilk sorduğu şeylerden biri, “Burada su var mı?” oluyor. Su olduğunu öğrenince de “Madem istemiyorsun, bana satar mısın?” diyor. Böyle başlıyor.

O yıllarda kampçılık, çevrede nasıl karşılanıyordu?

Babam şortuyla, sırt çantasıyla dolaşırdı. Tam bir izciydi. Burhaniyeliler onu görünce, “Adamın pantolon almaya bile parası yok galiba” diye düşünürlermiş! Çünkü kampçılık kültürü bilinmiyordu. İlk yıllarda öyle şeyler yaşadık ki bir dönem kaymakam, pazar günü işletmenin kapalı olması gerektiğini söylüyor. Oysa Ankara’dan insanlar, otobüslerle 15 günlük tatil için buraya geliyor. İnsanlara tatil yapılan bir kampın neden pazar günü kapanamayacağını anlatmak bile gerekiyordu.

tourmag

Bugün çok konuşulan “sürdürülebilirlik”, Altın Camp için ne ifade ediyor?

Şimdi Avrupa normlarına uymak için sürdürülebilirlikle ilgili belgeler alıyoruz. Fakat aslında bizim burada yıllardır yaptığımız şey, bugün adına sürdürülebilirlik denilen kavramın kendisi. Bizim çatımız ağaç. Yaşam alanımızın gölgesini ağaçlar oluşturuyor. Böyle bir yeri yaşatmak için doğa sevgisi, mütevazılık ve idealizm gerekiyor. Birinci nesil bunu bize aktarabilmiş. Biz de bizden sonraki nesle verebilmişiz ki onlar da burayı sürdürmek istiyor. Burayı sezon sonunda kapısını kilitleyip bırakabileceğiniz bir otel gibi düşünemezsiniz. İnsanlar olmasa da kışın ağaçlar yaşamaya devam ediyor. Fırtına oluyor, ağaç devriliyor; kaybettiğimizin yerine yenisini dikiyoruz. Biz üç nesildir burayı doğadan mümkün olduğunca hiçbir şey almadan, doğaya bir şeyler katarak devam ettirmeye çalışıyoruz.

Mimariyle doğa arasındaki ilişkinizi anlatan özel bir anınız var mı?

Bizim için doğa, her zaman yapının önünde gelir. Bir gün otel bölümünde küçük bir ek yapmak istedik. Yapacağımız yerde büyük bir çam ağacı vardı. Babam bana; “Kızım, ne yaparsan yap, bu çam ağacını buradan kıpırdatmayacağız. Binayı onun etrafından döndür” dedi. Biz de gerçekten binayı ağacın çevresinde şekillendirdik. Burada yapı ile doğa, birbirinin içine geçmiştir. Mimari, hiçbir zaman doğanın önüne çıkmamalıydı.

tourmag-altin-camp

Sizce Altın Camp’in bugün hâlâ ilgi çekmesinin nedeni nedir?

Çünkü burayı değiştirmedik. Türkiye çok hızlı değişti ve ne yazık ki değişirken pek çok yer birbirine benzemeye başladı. Nereye giderseniz aynı sandalyeler, aynı masalar, benzer dekorasyonlar… Burası ise olduğu yerde kaldı. Buraya gelen genç mimarlar; “Kendimizi 1960’larda, 70’lerde hissediyoruz” diyorlardı. Yapılar, mobilyalar, tefriş elemanları, atmosfer… Biz de mimarlıkla ilgili olmamıza rağmen buranın o eski ruhunu değiştirmemeye çalıştık. Gerektiğinde bakım yaptık, küçük dokunuşlarda bulunduk; ama hiçbir zaman başka bir yerde gördüğümüz modayı buraya taşımadık. Belki de Altın Camp’in bugün hâlâ aynı duyguyu verebilmesinin nedeni tam olarak budur.

İlk Avrupalı kampçıları hatırlıyor musunuz?

Çok iyi hatırlıyorum. Babam burayı kurarken Avrupa’dan bu kadar büyük bir ilgi geleceğini tahmin etmiş miydi bilmiyorum. Fakat çok kısa süre içerisinde yabancı kampçılar gelmeye başladı. Babam başlangıçta çevreye bungalovlar yaptırmıştı. Sonra Avrupalı kampçıların çadırlarına ve araçlarına yer kalmadığını görünce bungalovların bir bölümünü kaldırdı ve yeniden kamp alanına çevirdi. Fransa’dan, İngiltere’den insanlar gelirdi. Hatta Londra’dan kalkıp, Katmandu’ya kadar giden çift katlı otobüslerle seyahat eden genç gruplar burada kalırlardı. Plajda gitar çalan gençler… Biz o dönemi burada gerçekten yaşadık.


ÜÇÜNCÜ KUŞAK – ATİLLA ALTIN’IN ANLATIMI

Altın Camp, üçüncü kuşak için ne ifade ediyor? İşletmenin içinde ne zamandan beri varsınız?

Hayatımın neredeyse tamamı burada geçti. Zaten tesisin içinde doğdum diyebilirim. İşlere ilk kez 11-12 yaşlarımda dokunmaya başladım. Biraz kasiyerlik yaptım. Daha ciddi biçimde ise 24-25 yaşlarımda anneme asistanlık etmeye başladım. 30’lu yaşlarımın ortalarından itibaren resepsiyon ve yönetimle ilgili konulara daha ayrıntılı şekilde dahil oldum.

Kendi mesleğiniz ile Altın Camp arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Kendi mesleki hayatımı buna göre şekillendirebildiğim için şanslıyım. Yazılım mühendisi olarak çalışıyorum. Dolayısıyla, işletmenin yazılım veya donanımla ilgili problemlerinin bir bölümünü çözebiliyorum. Buradaki rolümü biraz kendim şekillendiriyorum. Zaten aile olarak da böyle çalışıyoruz: Herkes güçlü olduğu alanda katkıda bulunuyor, fakat aynı idealizmi hep birlikte paylaşıyoruz. Bağımsız mesleğimi de sürdürmek zorundayım; kamp şu anda tek başına benim yaşamımı finanse edecek büyüklükte bir gelir üretmiyor. Ancak bu durum, benim buraya olan bağlılığımı değiştirmiyor.


ALTIN CAMP – KISA TARİHÇE

  • 1963: Altın Camp kuruldu ve Turizm Bakanlığı tarafından Türkiye’nin 99 numaralı turistik tesisi olarak belgelendi.
  • Kurucular: Tahir Altın ve Melahat Altın.
  • İlk mimari çalışma: Tahir Altın ve öğrencisi Mimar Yalçın Kaya.
  • İlk yerleşim: Motel + bungalowlar + çadır/kamping alanları. DOCOMOMO araştırmasında ilk kapasite yaklaşık 300 yatak olarak belirtiliyor.
  • 1977: Aynı araştırmaya göre Altın Camp, Türkiye’de güneş enerjisi sistemi kullanan ilk tesis örneklerinden biri olarak kaydediliyor.
  • 2013: “Balıkesir Altın Camp Kamping/Motel”, DOCOMOMO Türkiye IX. Poster Sunuşları’nda Gülhis Duygun tarafından sunuldu.
  • Bugün: Tesisin kendi güncel bilgisine göre yaklaşık 30.000 m² ağaçlık park, 18 odalı küçük otel ve 200 kamping ünitesi kapasitesi bulunuyor.

Kurucu Tahir Altın ve Melahat Altın hakkında…

Tahir Altın, Ağrı doğumlu bir beden eğitimi öğretmeni. Gazi Eğitim’de eğitim görüyor ve daha sonra Erzurum’daki Pulur Köy Enstitüsü’nde beden eğitimi öğretmenliği yapıyor. Tahir Altın, okulun beden eğitimi öğretmeni; eşi Melahat Altın da Köy Enstitüsü geleneğinden gelen bir öğretmen. Tahir Bey, Melahat Hanım’ın kayak ve beden eğitimi öğretmeni; burada tanışıp evleniyorlar.

FİLİZ ALTIN HAKKINDA…

1955 Çorum doğumlu. Mimar. Münih Teknik Üniversitesi mezunu. Türkçe, Almanca ve İngilizce konuşuyor. Kamuya açık mesleki kayıtlarda Altın Camp’in sahibi/yöneticisi.

DOCOMOMO nedir?

Adı, İngilizce “Documentation and Conservation of Buildings, Sites and Neighbourhoods of the Modern Movement” ifadesinin baş harflerinden gelir. Uluslararası DOCOMOMO, 1990’da modern mimarlık, tasarım ve şehircilik ürünlerinin belgelenmesi ve korunması amacıyla kuruldu. DOCOMOMO Türkiye Çalışma Grubu, 2002’de kuruldu “Türkiye Mimarlığında Modernizmin Yerel Açılımları” poster sunuşları ise 2004’te ODTÜ’de başladı. Amaç ödül dağıtmak değil; 20. yüzyıl modern mimarlık mirasını araştırmak, belgelemek ve korunması için farkındalık oluşturmak. 2026’da programın 22’ncisinin yapılması planlanıyor.

Bazı örnekler

Cinnah 19 – Nejat Ersin; İMÇ – Tekeli/Sisa/Hepgüler; DSİ Genel Müdürlüğü – Tokay/Çinici/Doruk; Karatepe Saçakları – Minissi/Cansever; Bodrum Aktur – Gürsel/Güner/Ertüzün/Çubuk… Ören gerçekten dikkat çekici. Küçük bir kıyı yerleşiminde art arda: Seylap Evleri → Ören 52 Evler → Altın Camp – Yalçın Kaya/Tahir Altın → TURBAN/Artemis Ören Tatil Köyü… Üstelik, Artur Tatil Köyü de aynı Balıkesir kıyı turizmi tarihinde yer alıyor. Bu, Ören’i sadece güzel bir sahil kasabası değil, 1950’lerden 1980’lere Türkiye’nin modern tatil, toplu konut ve turizm mimarisinin küçük bir laboratuvarı olarak ele alma imkânı veriyor. Konuttan kamusal yapıya, turizmden peyzaja kadar Türk modernizminin farklı yüzlerini gösteriyor.


Altın Camp’in 63 yıllık öyküsünü belki de en iyi Filiz Altın’ın şu sözleri özetliyor: “Burası betonla yapılmış bir turizm tesisi değil. Burası yaşayan bir yer. İnsan olmasa da ağaçlar yaşamaya devam ediyor.”

Tahir ve Melahat Altın’ın bir pamuk tarlasına diktikleri ilk fidanlarla başlayan hikâye, bugün üçüncü kuşağa ulaşmış durumda. Belki Altın Camp’in mimari miras açısından asıl değeri de burada yatıyor: Ağacın kesilmediği, gerektiğinde binanın yön değiştirdiği, doğanın mimariden önce geldiği bir yer…